Theme Layout

Boxed or Wide or Framed

Theme Translation

Display Featured Slider

Featured Slider Styles

Boxedwidth

Display Trending Posts

Display Instagram Footer

No

Dark or Light Style

The Unbearable Lightness of Being


Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği


Varolmak ve hafiflik...Milan Kundera, bu iki birbiriyle çelişen kelimenin aynı cümlede kullanımının doğru olabileceğini kanıtlamak amacıyla oturmuş ve bir roman yazmış. Normalde yazarın aklına bir fikir gelir, bir yaşam, anlatmak istediği bir hikaye. Bu hikayede kanıtlamak istediği düşünceleri de olaiblir yazarın. Okuyucularına benimsetmek istediği ideolojileri de serpiştirebilir araya. Ancak kitabın ismini kurgu belirler. Olay yazarın kaleminden akar gider ve bir süre sonra bağımsızlığını ilan eden bir sürü kollara ayrılır. Bundan sonra artık kurgu yazarın önünde gider. Karakterler ete kemiğe bürünür. Onlar yazarın nehrinden ayrıldıkları kollarında kendi akıntılarına yön verirler. Yazara da boyun eğmek kalır sadece.   Tüm kollar elbet bir gün döküleceği yere varırlar ve ancak bundan sonra kitabın isminden bahsedilebilir. Zaten kuş bakışı baktığınızda nehir yatağının ve kollarının gittiği yönlerin kitabın adının şeklini aldığını görebilirsiniz. Çünkü ismi yalnızca yazar,yani nehir belirlemez. Artık nehirden özerk olan tüm karakterlerle,nehrin kollarıyla bir bütünlük sağlandığı takdirde isimi simgeleyen görüntü de kuş bakışı olarak rahatlıkla görülebilecektir. Ancak Milan Kundera'nın kitabını bu şekilde yazdığını hiç mi hiç düşünmüyorum. Öncelik olarak titizlikle cümlesini seçmiş- veya bir anda öylesine aklına gelen bir cümle bu- ve bu cümledeyi açıklayabilmek, savını doğrulayabilmek için de karakterler yaratmış. Belki de bu nedendir ki kitapta akışa sürekli müdahalelerde bulunmuş ve kendi düşüncelerini belli etmiş. Onun için karakterler Çeklerin Sovyetler Birliği'nden çektiklerini açıklamak, kendi hayatla ilgili tezlerini savunmak için bir araç sadece. Tabii ki diğer romancılar için bu görüş geçerli ancak karakterler -benim gözümde- bir tez konusu olmaktan öteye gidememişler. Evet, karakterlerin yaptıklarına kızıyorsunuz, yani sizde duygulanım uyandırıyorlar ancak Kundera buna bile izin vermeden hemen kitabın akışına dalarak tahlillerde bulunmaya, fikirlerini analtmaya başlıyor. Böylece kızgınlığınızın nedeni karakter olmaktan çıkıp, o karakterin bunu yapmasına izin veren Kundera'ya karşı oluyor.

Tüm bu anlattıklarım demek değil ki kitap kötü, pis. Hayıri aksine oldukça güzel. Güçlü, her durumda sakinliğini koruyan, sadık, akıllı vs. bir karakter yok kitapta. Yani insanlar kendielrini kitaptaki karakterlerde kendilerini görmek istedikleri biçimde ilikilendiremiyorlar. Zaten daha önce de dediğim gibi, kitap hayatı ağır bir biçimde yaşayanlarla hafife alanların iç dünyalarına gidiyor ve Çekoslovakya'nın ( o zamanki) tarihine ışık tutuyor.

Komünizm karşıtı olan bu kitapta aslında iyi duygular ve düşüncelerle başlayan Demir Perde'nin son derece baskıcı bir rejime dönüşmesinin hikayesi anlatılıyor. Ülkemizde de pek yabancı olmadığımız sansürler, telefon dinlemeler burada hat safhada. Kimse konuştuğu kişinin kimin adamı olduğunu bilmiyor ve bu nedenle halka bir paranoya baş gösteriyor. Mühendisler, doktorlar, öğretmenler komünizm karşıtı oldukları için işlerinden ediliyorlar ya da kendilerini aşağılayan,komünizm yanlısı olduklarını anlatan bir özür dilekçesine imza atmak zorunda bırakılıyorlar. Ülke dışına çıkabilen yaşadı demek oluyor bu da.

Böylesine bir kaos ortamında kendi hayatlarını da yaşamaya çalışan Tereza, Tomas ve Sabina karakterleri kitabımızın konusunu oluşturuyor.

Seks düşkünü olan Tomas bir doktordur. Karısını terk etmiş, henüz bebek olan oğlunu görme hakkını da kullanmak istememiş, her şeyi bırakıp gitmiştir. Hayatı "hafif" yaşamaktadır zira. Ömrünün önemli bir bölümünü metresleriyle ve cerrahlık mesleğiyle geçirmiş, sonradan Tereza adlı bir kadına aşık olmuş, ancak gene de kadınlarla birlikte olmaktan vaz geçmemiştir. Yazdığı bir makale nedeniyle doktorluktan atılmış, cam silmeye başlamıştır. Ancak bunların Tomas'ın pek de umrunda olduğu söylenemez.

Tereza ise Prag'a uzak bir köyde doğup büyümüş, onu kendine düşman olarak gören bir anne tarafından ezilmiş ve sürekli kendini gizlemek zorunda kalmış hayatı son derece ağır yaşayan bir kadındır. Tomas'a bağımlıdır. Çocuk istemeyen Tomas'a boyun eğer. Kadınlarla görüştüğünü bilir ancak bir şey yapamaz. Korkunç rüyalar görür ve bunları Tomas'a anlatır. Ancak başka bir şey yapmak elinden gelmez.

Sabina Tomas'ın en uzun süreli metresidir. Ressamdır. Son derece "normal" olan ailesiyle arası hiçbir zaman iyi olmamıştır. Babası da öldükten sonra evli olduğu adamdan ayrılıp Tomas'la birlikte olmaya, canı nereye isterse oraya gitmeye başlamıştır. Bağlanamamak gibi çok ciddi bir problem bu romanda "hafiflik" olarak sunulmaktadır.

Sabina ve Tomas insanları hafiflikleriyle ezmektedirler. Tomas Tereza'ya hayatı zindan etmektedir. Tereza'nın bağımlılığı doğru mudur? Elbette hayır. Tamamen çarpık bir ilişki anlayacağınız..

Sabina ise İsviçre'deyken tanıştığı Franz ile aşk yaşar. Franz oldukça saygın bir profesördür ancak Sabina'ya aşık olur ve karısıını onun için terk eder. Sabina ise Franz'ın karısın terk ettiğini duyar duymaz kopma, başka yerlere gitme isteği duyar ve hiçbir şey söylemeden öylece çekip gider. Ancak bu Franz'a yarar ( Kudnera'ya göre) ve onun hayat enerjisini emen karısı ve kızından uzak durma olanağı bulur. Öğrencilerinden biriyle aşk yaşamaya başlar. Kısaca yıllardır  tüm hayatını sırtında  taşıyan, yükten sırtı uyumuş olduğu için bunun farında bile olmayan bir kaplumbağadan özgür bir martıya dönüşür.
QuickEdit

You Might Also Like

Hiç yorum yok

Infinyteam