Theme Layout

Boxed or Wide or Framed

Theme Translation

Display Featured Slider

Featured Slider Styles

Boxedwidth

Display Trending Posts

Display Instagram Footer

No

Dark or Light Style

Distopyaya Övgü


Bilimkurguyu sevmemin bir diğer sebebi; çıplak olması. "Bir ihtimal daha var" şarkısını syletmesi severlerine. Genel olarak edebi, hani şu entelektüel kesim -daha iyi nasıl anlatabilirdim bilemiyorum-  eserinde gelecek konusu distopik ve "korkunç" bir biçimde ele alınmakta. Adı üzerinde ya, distopya. Kötü olmak zorunda. İnsanların tektipleştiği, insanın insan olmaktan çıkıp makineleştiği bir dünyanın "kötü" olduğunu kafadan kabul ediyoruz böylelikle. Peki ya sandığımız kadar mühim değilsek? Peki gerçekten de nemsiz, bireysellikten uzak, makineleşmiş canlılar olarak hayatımızı sürdürmemiz en iyi seçenekse?



Tee ne zamandır yazacağım böyle bir şey, unutuyorum. "Kafamda toparlayayım bu sefer. Haydi bir gayret!" dedim, ayaklandım. Emme velakin bir de baktım ki geçen sene Mayıs-Ağustos ayları arasında yazdığım uzun hikayede (novellada) değindiğim (eleştirdiğim ettiğim işte) noktaların etrafında fıldır fıldır dönüyorum. Yayımlanmadı bu novella. Edisyondan geçmedi yani. Kısa hikaye yazamadığımdan zaten edebiyat dergilerine de yollayamıyorum yazılarımı. Bakalım, yayımlanır belki bir zaman (: "O zaman gelene kadaaar! Piiiy!"  dedim ben de ve o novellamdaki karakterlerin bahsetmek istediğim konu üzerinde konuştukları bölümü paylaşayım dedim.


Biraz uzun olduğundan, ana sayfayı Shiniji'nin kolunu ele geçiren Migi gibi kemirip bitirmesin die devam şeysi koydum. Tık Tık!




Bu arada belirteyim, eklediğim görseller Google Görseller'de "Distopya" diye arattığımda çıkan ilk sonuçlardan altıntı.





...

Tarhana çorbaları da geldi. İlay masanın sonunda, duvara dayalı tuzluğu ve limon suyunu aldı. Civan da elini pul bibere atmıştı. Peçeteye sarılı kaşık ve çatalı eline aldı. Çatalı peçetenin üzerine koydu. Kaşıkla çorbasını karıştırmaya başladı. Lokanta sahibi büyük bir kâse içinde cacık ve bir tabak yoğurt da getirmişti.

-Hay yaşa, dedi İlay yoğurdu görünce. Kaşığını çorbasından çıkartıp yoğurda daldırdı. Kaşığı tabakta kalan yoğurdun üzerinde çorba izi bırakmıştı.

Civan da iki kaşık yoğurt koydu çorbasına.

-Güzelmiş yoğurt, dedi İlay.

-Afiyet olsun, dedi lokantanın sahibi. Yeniden sandalyesine oturmuş, maçını izlemeye koyulmuştu. 
Başını sol eline almış, dirseğini de duvara dayamıştı. Dizinin üzerine koyduğu sağ elinde yeni demlediği çayını tutuyordu.

-Bir yerin olsun istemişsindir. İnsanın bir yeri olması kötü değil, dedi İlay. Çorbaları gelmeden önce konuşmakta oldukları konuyu sürdürüyordu. Civan bir saniyelik bir süre boyunca boş gözlerle İlay’ın suratına bakmış, ne dediğini anlayınca da başını sallayarak çorbasını karıştırmaya koyulmuştu.

-Ben herkesin zaten bir yeri olduğunu düşünüyorum. Bu sistemin bir parçasıyız. Sistemden kastım doğal döngü tabii.

-Ekosistem?

-Evet evet. Bak dün gece Avrupalılara o kadar laf ettim ama günahlarını almayayım. Bir grup arkadaş vardı Köln’de. Bir mekân açmışlardı. Organikti her şeyi. Organik şarap, bira dağıtımı yapıyordum oraya ben de. Organik içkiler daha pahalı ama mekân dolup taşıyordu haftanın her günü. Çok iyi iş yapıyorlardı. Ama tutmaz bizim burada. Neyse. Hah, bunlar böyle meditasyondu, enerjiydi filan o işlerle uğraşıyorlardı bir yandan. Arada onlara takıyordum. Eğlenceli tiplerdi. Konuşurduk, bazen tartışırdık ama çok şey öğrendim onlardan bu konularda. Kendim de düşüncelerimi ekledim tabii. Tarttım kafamda hep. Bu döngü konusunda, bir taşın, kayanın bile kendi özgül ağırlığı olduğu sürece kendisine ait bir yeri olduğuna inanıyorum.

Lokantanın içi sıcaktı. İlay beresini çıkartıp masanın üzerine koydu. Çorbasından bir kaşık aldı. Başını eğince saçları öne düştü. Bir iki tutam çorbaya girdi. Masanın sonundaki peçetelikten bir peçete çekti. Saçlarını sildi. Bir daha önüne gelmesinler diye saçlarını kulaklarının arkasına attı.

-Hepimizin bir yeri varsa o zaman neden dolaşıp duruyorsun?, diye sordum. Düşünmeden, dalga geçme amaçlı bir soruydu ancak sanırım Civan beni ciddiye almıştı. Kaşları çatıyordu. Aklıma durumu telafi etmek için bir söz gelmedi. Ben de çorbama yumuldum.

-Demek istediğim maddesel, belirli bir ‘’yer’’ değil, dedi vurgulu vurgulu. Bence döngü içinde, ‘’bir’’ olabilmemiz için aramamız, arayabilmemiz için de dolaşabilmemiz gerekiyor.

-Astral seyahat? Simyacı? Gene dalga geçmek gibi bir niyetim yoktu soruyu sorarken. Ancak Civan’ın neye ne tepki vereceğinden tam emin olmadığımdan, kızıp kızmadığını kontrol etmek amaçlı yüzüne doğru bir bakış fırlatıp gene çorbama gömüldüm.

-Astral ne?

-Seyahat. Ben de yaptığımdan değil ama bazı insanlar uykularında bedenleri sabit kalsa da ruhlarının seyahat edebildiğini söylüyor.

-Eğer yolculuğunun bu şekilde ilerlediğini düşünüyorsan, evet. Kendimden örnek vereyim; bir yerde takılıp kalmadım. Hep yer değiştirdim. Dünya üzerindeki üç beş büyük aileye, Amerika’ya, İsrail’e çalışan bu düzene karşıymışım hep. Yeni fark ediyorum.

Çorbamdan bir yudum daha aldım. Sağ tarafımdaki bir parça saçın yavaş yavaş kulağımın ardından kurtulduğunu hissediyordum. Kaşığı elimden bırakıp saçımı tutmaya niyetlendim ama geç kalmıştım. Saçlar kulağımdan kurtulup çorbama düştü. Saçlarımı elimle toplayarak topuz yaptım. Birkaç dakika idare ederdi beni bu tokasız topuz. Sonra gene yavaş yavaş açılırdı.
Saçımı toplarken bir yandan da düşündüm. Normalde pek üzerine gitmem insanların. Ama bu konu düşündürdü beni. Düşündüklerimi söyleyip söylememekte bir an tereddüt ettim. Civan benim anlık tereddüdümün yarattığı boşluğu fırsat bilmiş, telefonunda bir şeylere bakıyordu. Ne düşünüyorsam söyleyiverdim gitti ben de.

-Herkesin doğuştan hak ettiği bir yeri olduğunu düşünmüyorum. Bu fazlaca kibirli ve bencilce olurdu. Ama sözlerinin altında yatan nedeni de görüyorum. Çok naif bir istek seninki. O yüzden seni suçlayamam. Doğa bencildir. Değişimlerine ayak uydurmanı bekler. Bu değişimlere ayak uydurabilmen adına senin de bencil olmanı bekler. Asıl kural koyucu olan doğadır. İnsanoğlu da istese de istemese de doğanın bir parçası olduğundan bencildir. Tabii insanoğlunun bir çeşit hata olduğunu da söyleyebiliriz. Döngünün bug’ıdır insanoğlu. Büyük bir hata sonucu fazlaca bilinçlenmiştir. Ancak gene de her şeyiyle doğaya aittir. O da doğa gibi kurallar koymaya çalışır. O nedenle, asıl savaşın, bizi yiyip bitiren ve hala en büyük tetikçimiz olan dürtülerimizin ana kaynağının ‘’ yer bulma savaşı’’ olduğunu düşünüyorum. Yeryüzünde bir yer elde edebilmek için milyonlarca yıl boyunca değişmek zorunda kalan milyonlarca canlı ve cansız cisim... Yer elde edebilmek için en garantili yol ise tabii ki neslin devamı... O yüzden benciliz. Bencil olduğumuz için sınırlıyız, vizeliyiz. Üzerimizde milyonlarca yılın, değişimin, vahşetin yükü var. O yüzden bel fıtığından çekiyoruz ya bu kadar...

-Yani şimdi sen demek istiyorsun ki... Bizim diğer tüm canlıları öldürmemiz, baskılamamız normal. Kendi kendimize savaşıp soykırımlar yapmamız normal. Dünyayı parsel parsel bölüp ‘’ Bura benim. Oynatmıyom sizi.’’ demek normal.

‘’Böyle söyleyince canice bir şey söylemişim gibi geliyor kulağa’’ diyecektim. Ağzımı açmıştım tam, ama sustum. Deseydim, konuşma biterdi. Daha söyleyeceklerim vardı.

-Belki de bunun formülü budur. Milyonlarca yıl sonra geldiğimiz nokta budur. Sınırların olması. Birbirlerinin soyunu kurutan binlerce klanın şanslı artıklarıyız biz. Döngüden bahsediyorsun sürekli. 

Ya döngünün bizi getirdiği nokta buysa?

-Evet tabii şimdi döngünün her getirdiği iyi olacak diye bir durum yok. Kediler öldürülünce de sokaklarda farelerin çoğaldı; sonra da veba arttı. Tespitin doğru. Ama bak, binlerce yıldır savaşıyoruz. Milyonlarca, milyarlarca litre kan döktük. Peki ya başından beri hiç savaş yoksa? Bizi farklı yapan bilincimizle bunun ayırtına niye varamıyoruz ki?

-E, şu an etrafında gördüğün tüm kurumlar, hastaneler, okullar, karakollar, tımarhaneler, genelevler bunun için çalışıyor. Ama sistem böyle gitmiyor. Nedeni ise basit; başlangıç noktamızı bir mucize olarak görüyor, onu merkeze oturtuyor ve insan olduğumuz için gurur duyuyoruz. Bug’ın üzerine kurulu düzen de doğal olarak yeni bug’lar üretiyor. Hata olduğumuzu bilsek ve işin köküne, hatanın başladığı noktaya insek bir ihtimal her şey bambaşka olur.

-Yani kurtuluşumuz var diyorsun. Sadece bakış açımız yanlış.
Sırıttım. Pis bir sırıtıştı bu. Civan’ın neler olup bittiğini soran gözlerine diktim gözlerimi. Sırıttım bir yandan da. Anlamadı ne demek istediğimi. Bir ipucu daha vermeyi düşündüm ona:

-Evet, bir kurtuluş yolu var, dedim. Başını salladı hafifçe. Anlamamıştı. Ona yeteri kadar zaman tanımıştım. Anlamaması onun sorunuydu artık.

Civan peçeteyle ağzını sildi. Konuşmaya hazırlanıyordu. Ben de dikkatimi ona verdim.

-Bugünlerden kurtulacağımızı düşünüyor musun peki? Valla ben düşünüyorum. Gece millet yastığa kafasını koyunca kadınları düşünür, erkekleri düşünür, futbol düşünür, ben dünyayı bu rezil halinden kurtarmanın yollarını arıyorum. Cevap çok basit aslında ama kimsenin işine gelmiyor. Affedersin, kimse kıçını kaldırıp uğraşmıyor, düşünmüyor bunun için. Az düşünseler, görecekler hemen. Olay ‘bir’ olmakta. Eskiden kötü düşünüyordum çok. Bir halt olmaz bizden diyordum. Ama umutlanıyorum ufaktan. Yavaş yavaş bilinçleniyor insanlar. Yeşil partiler kuruluyor misal. Küresel ısınma bizi gerçek anlamında etkilemeye başlayacağı zaman insanların aklı başına gelmeye başlayacak. Çok geç olmaz diye umuyorum.

-Su savaşlarını demeyi unuttun, dedim. Bir yandan da ekmek parçasıyla çorbamın dibini sıyırıyordum. Ekmek parçasını ağzıma atıp kuru fasulye pilavı önüme çektim.

-Yeşil partiler dediğin; beş milyonluk ülkelerde kendilerine başka uğraş bulamayan insanların kurduğu, dünyanın kabadayılarının umurunda bile olmayan küçük, tatlı organik elmalar. İnsanın bilinçlenmesinden bahsettin. Kendi ufak meşgalelerimizi bırakırsak asıl büyük çerçeveyi görebiliriz demeye getiriyorsun sanırım. Çok güzel ve saf bir ideal. Oysa biz kafamızı işimizden, meşgalelerimizden kaldırmamayı seçmedik. O yüzden bunlardan vazgeçmeyi de seçemeyiz, durdum. Camın karşı tarafında, yolda geçen bir ambulans dikkatimi dağıtmıştı. Ambulans bir saniye içinde gözden kayboldu ancak sireninin sesinin geçmesi için biraz beklemem gerekti.

-Kıssadan hisse, kendi irademizle yaptığımız, bizim hiç kimseden ve hiçbir şeyden etkilenmeden oluşturduğumuz bir özgürlük yok.

-Nasıl yani? Yani sen irademiz yok, kendi yaptıklarımızdan sorumlu değiliz mi diyorsun? Valla hayat katillere, hırsızlara, sapıklara güzel olurdu öyle olsaydı. Hereksin bir seçme şansı vardır. Bilemiyorum şimdi ne diyeyim. Uzatmak istemiyorum ama lafın kendisi uzuyor. Açıkçası bu sözleri sarf etmek, aynı zamanda insanoğlunun yüz binlerce yıldır biriktirdiği kültür mirasını, bilgeliği de reddetmek demek. İnsanoğlu seçimlerinden sorumlu kılınmalı. Ben bambaşka bir şey diyordum ayrıca. Çok önemli görüyoruz kendi hayatımızı. Bütün düşünmüyoruz. E, kendini düşünmenin sonu yok. Adam kendi hakkında düşünüyor sürekli. Sonra ‘’Ben stresliyim, ben depresyondayım.’’ E, olur tabii. O hastalıkları da Vikipedya’da araştırıp öyle tanı koyuyor kendi kendine. Millet aç susuz kıvanırken o ilaç alıyor sakinleşmek rahatlamak için. Basbayağı da var bu heriflerin iradesi. Ama tatlı geliyor ‘’Ben de ben, ben de ben.’’ demek.

Bugün hep zıt gidesim vardı ancak Civan’ı yatıştırmak adına sözlerinde doğru bulduğum yerleri desteklediğimi söylemeye karar verdim. Kafamda sözlerini yeniden toparladım. Katıldığım bölümleri cımbızla çekip çıkarttım.

-Doğru. Alışagelmiş insan kavramının dışına çıkıyoruz. Zamanın bir ölçme aracından çok felsefik bir olguya dönüştüğü post-endüstriyel dönemdeyiz. Teknoloji çağı diyen bazı heyecanlı insanlar olabilir, ancak yeni bir çağa atlayamadık henüz. Eskisinin bir başka, beyaz yakalı versiyonunda çırpınıyoruz. Kaldırabileceğimizden daha fazla bilgiyle, sorunla, sorumlulukla kuşatıldık. Daha önce adı sanı duyulmamış hastalıklara yakalanıyoruz. Başarısız olanlarımız teker teker dökülüyor. En acımasızlar ilerleyebiliyor. Geri kalanımızsa duruyor, onların ufukta kayboluşunu izliyoruz. Onlarsa bir zafer kazandıklarını düşünerek yollarına devam ediyorlar. Bana gene doğanın bir bug’ı olduğumuz sonucuna varmışız gibi geliyor. Diğer canlılara üstünlük sağlamayı öğrenebilme kabiliyeti dışında geri kalan her şeyiyle vahşi olan yüz bin yılın trolü; insan.

Maçı sunan spiker ‘’Gol’’ diye bağırmaya başlamıştı. Ben de arkamı döndüm. Lokantanın köşesine, televizyonun bulunduğu yere baktım. Ekranın sağ üst köşesinde beyaz yazılar olduğunu görüyor, ancak oturduğum yerden hangi takımların maç yaptığını seçemiyordum. Önüme döndüm.

-İlay, bence temelde farklı düşünmüyoruz. Bana Andreas’tan bahsettin. Çocukların ve şehvetin olmadığı, herkesin sabah dokuz akşam beş bir işte çalıştığı bir şehirde yapayalnız bir adamdı, değil mi? Bu filmin seni bu denli etkilemiş olması senin asıl düşüncelerini gösteriyor.
Gülesim geldi ancak kendimi son anda tuttum. Peçetemin üzerindeki çatalı aldım. Tabağımın üzerine koydum. Yalnızca kaşıkla yemek yemiştim. Peçeteyle kaşığımı yavaşça sildim. Pilav taneleri ve yoğurttan iyice arındırdığım kaşığı cacık kâsesine soktum. Masanın üzerinde duran sol elimle peçeteyi buruşturdu.

-Filmin bende iz bırakması beni düşüncelerim hakkında kritik yapmaya itmesinden değil, beni şaşırtmasından. Bazen insan türünün ne denli hatalı olduğunu unutuyorum. Tam da bahsettiğin gibi, sorunların üzerinde durmaktan dolayı ilerleyememek, bir yöne doğru bakınca geri kalan diğer milyonlarca yönün anlamsızlaşması, hiçbir şey ifade etmemesi demek.

Film beni şaşırttı. Çünkü hiç kimsenin çocuk olmadığı, herkesin bir işinin olduğu, şehvet ve nefret gibi uç duyguların yaşanmadığı bir toplum korkunç gösteriliyordu. Andreas kek kokusunu, çocuk çığlıklarını özlüyor, şehirden kaçmaya çalışıyor, bir türlü beceremiyordu. Bir distopya ile karşılaşacağımı düşünmemiştim. Belki de film, uyum sağlayamayan ve tekleyen Andreas karakterinin değil, sıradan, işine gidip gelen bir vatandaşın bakış açısıyla anlatılmalıydı. İnsan türünün hatalı olmasından bahsettim. Konuyu buraya getirme amacı taşıyordum çünkü bir yerde eksik bulmadan, yaşadığımız hayattan şikâyet etmeden rahatlayamıyoruz. Sürekli daha fazlası, daha iyisi, daha hızlısı... Kola reklamlarının oynadığı algılarımızla değil, insan olduğumuz için doyamıyoruz bir türlü. E, reklamcılar da bunu iyi kullanıyor.

Evrende boşlukta süzülen milyonlarca kavram var. Birçoğuna insanlık henüz isim bile uydurmadı. Eğer belli bir yöne doğru bakarsan anlamlı olan milyonlarca kavramla sarılı etrafımız. Her şeyi geride bırakıp bir Budist Tapınağı’nda rahip olmaya karar verirsen başka, dünyanın en büyük bankasının CEO’su olursan başka, kendini sanata verirsen başka... Nereye dönersek dönelim, illaki geride bıraktığımız taraflardaki kavramların içinin ne denli boş olduğunu görüyoruz. O zaman bu da bizi aslında hiçbir şeyin var olmadığı gerçeğine götürmüyor mu? Neden var olmayan şeylerin özlemini duyalım o zaman? Kekin kokusu, çocuk çığlığı gibi öğrenilmiş şeylerin özlemini, yok oldukları takdirde neden duyalım?

-Çocuksuz bir hayattan mı bahsediyorsun? Sanırım hangi yöne dönersen dön, ister boyut atlayıp Orta Çağ’da Katolik Kilisesi rahibi ol, çocuklar her daim olacak. Doğanın kuralı bu.
Dikkatimi Civan’ın sözlerine tam veremedim. Camın ötesine bakıyordum. İnsanlar yürüyor, arabalar geçiyordu sokaktan. Orada, gözümün önünde olduklarını unutmuştum. Hayat devam ediyordu. Biz; ben, Civan ve bolkepçeci Kamuran burada, öteki taraftaydık; üzerinde ‘’Kurufasülye pilav’’ yazan kendi küçük akvaryumumuzda.

-Bir olumlunun olduğu yerde mutlaka onun olumsuzu da olur. Madde, karşıt madde, siyah, beyaz... Çocukların kahkahalarının olduğu yerde ise vicdan olur. Vicdanın olduğu yerde ise onu sömürecek olanlar. Filmde herkes orta yaşlıydı. Ortalıkta dolaşan, neşeli çocuklar yoktu. Fabrikalarda çalışan çocuk işçiler de... İki uç da yoktu. Ancak Andreas yalnızca çocukların kahkahalarını özlüyordu.
Neden olmayan kavramlar üzerine yoruyoruz kendimizi? Neden görmediğimiz şeylerin özlemini çekiyoruz? Neden kendimizi olduğu gibi, vahşi, her adımında çıkar arayan, yalnızlık korkusu ve yükselme arzusuyla ilişkiler kuran bir varlık olarak kabul etmiyor da sürekli ne denli yüce olduğumuzdan dem vuruyoruz? Nedeni açık; kavramlara bile isteye yanlış anlamlar yüklüyoruz. Bir heves kavramları yoktan var ediyor, içlerini ise milyonlarca yılı üzerinde taşımaktan bükülmüş belimizin oynadığı algılarımızla doldurmaya çalışıyoruz. Başımızı öne eğip çözüm üretmek yerine uzay boşluğuna haykırıyoruz.

-Bak bu üretkenlik konusunda epey tecrübem var. Üretken olmak için en başta iyi eğitim almış olman lazım. Onun için de seni yüreklendiren bir aile ve para gerek. Sen küçümsüyorsun ama, birçok insan, hiçbir işe yaramayacağını, büyük para babalarının gene kendi bildiklerini okuyacaklarını bile bile bu dünya için, gelecek için bir şeyler yapmaya çalışıyor.

-E, eğer tümden değiştiremeyeceksek uğraşılarımızın kendimizi tatmin etmek dışında ne gibi bir getirisi var? Bana anlattıkların artçı depremler. Gerçekten bir değişim başlatabilmesi için yeterli değil.
Ses tonum git gide monotonlaşıyordu. Bu halime ben de şaştım. Bir yandan düşünürken bir yandan da ses tonu ayarlamak zor iş gerçekten. Sesim yabancı geldi kulağıma. İrkildim biraz.
Biri büyük, diğeri ise yarım tepe halini almış olan pilavın ve Kamuran’ın Bolkepçesi yazısının ters harflerinin ardından sokağa baktım. Yolun karşısındaki kaldırımın üzerinde beş tane, on yedi on sekiz yaşlarında, baştan aşağı siyah giyinmiş genç oturuyordu.

-Hepimiz bu şikâyet kuşağının bir parçasıyız. Asıl komik olan ise bu hale gelmemizin sebebi de biziz. Sinirliyiz. Nefret ediyoruz. Paralarımız çalınıyor. Hakkımız ödenmiyor. Çocuklar ölüyor. Doğal kaynaklarımız bitiyor. Bizimle oynuyor birileri. Bizi kontrol etmeye çalışıyorlar. Ama edemezler. Neden? ‘’Çünkü biz çoğunluğuz’’. Hiçbirisi benim düşüncem değil. Asıl bu anlattıklarımı süsleyip püsleyip yazan kitaplar, milyon dolarlık Hollywood filmleri yüzünden bu haldeyiz. Sinirliyiz. Bir dizi açıyoruz. Üç bölüm izliyor, devrim yapıyor, birilerini, bir yerleri ateşe veriyor ve rahatlıyoruz. Bize yalnızca yıkmayı gösteriyorlar. Yık ve bitsin. Asıl sorun yıkmakta değil, yeniden inşa edebilmekte. Harcı nasıl karacağını bilmezsen nasıl yıktıklarının yerine yenisini dikebilirsin? İşte bu sinirili kitapların, filmlerin yaptığı bu. Bizi küçük artçılar için kızıştırmak. Sonrası ne? Boş. Boşluk. Sonra ne olacak, kimse bilmiyor. Asıl bozuk, hastalıklı olanın kendimiz olduğunu bilmeden etrafımızda ne varsa yok etmek istiyoruz. Onların da bir doğa hatasının, yani insanın ürünü olduğunu unutarak, tiksinerek, nefretle yıkmayı, yerle bir etmeyi düşünüyoruz. Bizi eleştireni, bize az para ödeyip kendi villalarda yaşayanları alaşağı etmeyi... Çoğunluğu aldık arkamıza ve onları yok ettik diyelim, sonra ne olacak? Taş ve moloz yığınlarından, tozdan topraktan önümüzü görebilecek miyiz? Niye kimse bize ötesini anlatmıyor? Niye ‘’ötesini’’ anlatan her eser distopya? Çünkü gerçekte öte diye bir şey yok. 

Tozdan sonra yalnızca daha çok toz var. O tozlarla nasıl baş edeceğimiz hakkında da en ufak bir fikrimiz yok.

Sesim kulaklarıma iyice tanınmaz gelmeye başladı artık. Bu yeni, monoton tonu sevmeye başladım bile diyebilirim.

-Çok basit geliyor anlattıklarım değil mi? Argümanlarım basit ve net. Teorisyen değilim çünkü. Ağdalı, on defa okunsa da bir halt anlaşılmayan laflar etmeyi beceremem. Tüm bilim adamları ve profesörler kendilerini başarının kucağına bırakmamış, yıllar süren araştırmaları sonucu şımartılmak ihtiyaçlarını gidermeye çalışmamış, söylemek istediklerini olduğu gibi anlatmış olsalar; binlerce ağaç da kesilmekten kurtulmuş olurdu. Ama hayır. Yalın olmayı beceremiyoruz. Gösteriş düşkünü, tatmin olmayı bekleyen, kibirli, hiçbir zaman elindekiyle yetinmeyen yaratıklar olduğumuzu kabul edemiyoruz.

Tanıdık geldi mi, bilmem. Kapitalist ekonominin küçük krizlerle ilerlemesi gibi, sosyal düzen de bunun gibi küçük ve sevimli krizlerle ilerler. Ekran başında izlediğimiz filmlerle, okuduğumuz kitaplarla sisteme sinirleniyor, bunu iletilerimize yazıyoruz. Youtube’daki Eurovision şarkılarının altında kendi ülkemizden olanlarla birlik oluyor, bir tarih profesörü edasıyla beş yüz yıllık tarihi olayları araya İngilizce küfürler savuşturarak anlatıyor, ‘’düşmanı’’ alt ediyoruz. Böylece, toplumsal mastürbasyonumuzu yapıp tatmin olduktan sonra da kıçımızı devirip uyuyoruz.

-Sen bu düzenin böyle devam etmesini mi istiyorsun yoksa anarşi mi? diye sordu Civan. Konuşmam boyunca gözlerine değil, iki kaşının ortasında bulduğum bir noktaya bakmıştım. O da beni kaşlarını çatarak dinlemişti. Şimdi ise gülüyordu.

Doğruldum biraz. Saçlarım hareketimi fırsat bilerek yeniden açıldı. Uğraşamadım bu sefer topuz yapmakla. Ellerimle saçlarımı kulağımın arkasına attım.


-Ben Andreas’ın kaçmaya çalıştığı, aşırı tüm duygulardan arındığımız, kimsenin açlıktan ölmediği o dünyayı istiyorum. Ha, ama insanlar her durumda olduğu gibi bu durumdan da şikâyet etmeye, kendi kafasından daha fazla ‘’kavram’’ üretip, hatta bazıları gibi daha da fazla ileri gidip o kavramlara isimlerini veririler ve o yoktan var ettikleri gıcır kavramların peşine düşüp sahip olabilecekleri tek dengeden kendi kendilerini mahrum ederlerse, evet. Her şeyin sonu gelsin. Artçı şiddetler olduğu müddetçe büyük depremler hiçbir zaman olmayacak. O yüzden, bırakalım büyük depremler olsun ve tüm kavramlar yıkılsın. En iyi yol değil belki ancak tek hak ettiğimiz olan bu. Kasoa dönüşelim. Toz bulutu olsun her yer, her şey. Sonrasında dünya zaten yeniler kendini. Biz de yakasından düşmüş oluruz bu döngünün. Yerimiz doldurulur anında. 
QuickEdit

You Might Also Like

Infinyteam