Theme Layout

Boxed or Wide or Framed

Theme Translation

Display Featured Slider

Featured Slider Styles

Boxedwidth

Display Trending Posts

Display Instagram Footer

No

Dark or Light Style

Last Days





Kurt Cobain'in son günlerinin farklı bir bakış açısıyla ele alındığı bir film Last Days. Yönetmen koltuğundaki isim Gus Van Sant olunca zaten normal çizgide ilerleyen bir film olma ihtimali ortadan kalkıyor. Belgeselle alakası olmayan, aslında Kurt ile de pek alakası olmayan, ölümün tamamen kendine has bir şekilde ele alındığı bir film bu.

Daha önce Elephant filmini izlemiştim Gus Van Sant'in. Açıkçası filmi ilk izlediğimde hikayenin ne anlatmak istediğine dair pek bir fikir oluşmamıştı kafamda. Aslında halen de her şey net değil. Net olmasını çok istedim. Acaba ben mi bir yerde hata yapıyorum dedim. Gus Van Sant hakkında çok şey okudum. Gene de o gösterilmek istenenin ötesini görme işini çok başarıyla algıladığımı söyleyemeyeceğim. Ama gene de yılmadım. "Triple Death" (Ölüm Üçlüsü) adını verdiği üç filmini de izleme karar verdim. Birincisi Elephant idi. Vahşi ölüm. Tüm okul iki öğrenci tarafından taranır. Tam manasıyla bir vahşet yaşanır. İkincisi ise Last Days. Gus Van Sant burada sanıyorum ki "beklenen ölüm" vari bir tema işlemek istemiş ve kendine üzerine çalışma yapılabilecek bir alan sağladığı için Kurt Cobain'i seçmiş. Zira Cobain'i yakından takip eden insanların da bileceği gibi Kurt ne kadar baştan savma yaşasa da hayatı seven bir insandı.  Ancak filmdeki kişi öyle değil. Herkesin gözü önünde yavaş yavaş çürüyor. Sessiz, sakin bir şekilde. İnsanlardan kaçıyor. Herkes onun delirdiğini düşünüyor. Ün ona fazla geliyor, ağırlığı altında ezildikçe eziliyor. Ölüm üçlüsünün üçüncü filmi ise Gerry. Durup durduk yerde motosiklete atlayıp çöle giden iki adamın yavaş yavaş, acı çekerek ölmesini konu alıyormuş. 
          Filmin başrol oyuncusu   Michael Pitt'in gerçrek hayatta vokalistliğini ve gitaristiğini yaptığı Pagoda adlı grubunun parçasını söylediği an, filmin tartışmasız en güzel anı


Sevgili Gus Van Sant; filmlerin için seçtiğin konulara ve temalara hayranım ancak on dakika boyunca börtü böcek seyretmek, olayları kesik kesik izlemek, filmlerindeki doğru düzgün diyaloğu geçtim bir de insanı tedirgin eden monologlar yüzünden hayattan soğudum. Çok istiyorum filmlerini izlemek, tam manasıyla kavramak. Ama arada iki kez uyuklamadan, en az üç kez camı açıp "Yandım Allah" diye bağırma isteği duymadan izleyemiyorum filmlerini. Ne olur gör şu kardeşinin nidalarını :(

Öncelikle diyebilirim ki, filmdeki olay illa konuşmalarla anlatılacak diye bir kaide yok. Burada da Michael Pitt'in oynadığı, Blake karakteri ( Kurt Cobain) tamamen kendine yabancılaşma içerisinde. Ölümünün son zamanlarındaki klinikten kaçma olayı, Courtney Love ile kavgaları,magazinin aşırı baskısı gibi karman çorman durumlar filme yansımıyor. Klinikten kaçıp dağ evi gibi bir yere saklanan Blake ve onunla kalan arkadaşları ( Lukei Scott, Asia ve Nicole) genel olarak ön planda bulunuyor.



Blake kendini dağ evine kapattıktan sonra kendi kendine göle giriyor,( bu sahnede ayakkabılarını ve çoraplarını çıkartmadan göle giriyor.) ki öğrendiğim kadarıyla göle, denize girmek ve orada boğulmak anne karnına dönüş isteğinin imgesi olarak kullanılıyor edebiyat ve sinemada. Burada ayakkabılı Kurt(yani Blake) ile ne anlatılmak istediğini anlatabilecek kadar yetkin değilim henüz ne yazık ki. İleride eğer o ağır mı ağır edebiyat eleştirilerini okuyabilecek sabra sahip olursam, yazmayı da düşünürüm.

Arkadaşlarından da kaçan Blake, sürekli kendisiyle konuşma halinde. Homurdanıyor, bir şeyler söylüyor. Onu arayan menajerine cevap vermiyor. Eve gelip onu görmek isteyenleri gizlice uzaktan izliyor. 

Kurt Cobain'in klasikleşmiş hırkasını ve pantolonunu üzerinden çıkartıp siyah bir gecelik giyiyor ve saçlarını tarıyor. Burada gene belli bariz bir imgelem var. Dişiliğini mi anlatıyor ne yapıyor bilemedim. Ancak ayağında postallarıyla pek de güzel duruyordu :))

Daha sonraları eve gelen ilancıyla olan konuşması, Blake'in o zamana kadar gerçekleştirdiği en uzun diyalog ki o diyalogdan hemen sonra Blake uykuya dalıyor ve defterini almak için geri dönen ilancıyı duymuyor bile. 

Ölüm yavaş, sessiz ve sakince geliyor. Bunu hemen her yerde bir anda uykuya dalan Blake'den anlayabiliyoruz.

 Filmin sonlarına doğru üşüyor Blake. Filmin ilk sahnelerinde gömlek veya tişörtle görüyoruz kendisini. Daha sonra ise hiç kimse mont vb. giysiler giymezken o üst üste tişört hırka ve o kürklü kapşonu olan montunu giyiyor ancak gene de üşüyor.

Arkadaşları olan Luke ve Scott'ın onunla tamamen çıkar ilişkisine girmeleri, onun delirdiğini ve onun için yapılabilecek herhangi bir şeyin kalmadığını söylemeleri bu kadar durgun bir filmde arada kaynıyor açıkçası. Tüm ayrıntıları cımbızla çekmek gerekiyor bun algılayabilmek için. Ayrıca normalde kız arkadaşları olan Luke ve Blake'in eşcinsel sahnesinin neden ve ne için gerçekleştirildiğini halen merak ediyorum. Elephant'da da vardı böyle bir sahne. Durup durduk yerde, duygu muygu olmadan, robot gibi, hoop. Oldu da bitti! Şeklinde eşcinsel ilişki sahneleri içeriyor Gus Van Sant filmleri. Aman dikkat.

Onun dışında herkes zaten robot gibi. Ruhsuz. Ölüme hazırlıklı. Bütün enstrümanları teker teker çalan ve son çığlığını atan Blake, ertesi gün, arkadaşları evi terk etmeden önce kendisini gerçek hayatta da olduğu gibi garajımsı bir yere kapatıyor. Arkadaşları bunu görüyorlar ancak daha fazla dağ evinde kalamayacaklarını düşünüp( Herhalde öyle düşündüler. Konuşma da yok ki !) basıp gidiyorlar. Blake'de kendini filmin başında üzerinde siyah gecelik varken hazır ettiği av tüfeğiyle öldürüyor. Cesedini de yine gerçek hayatta olduğu gibi çalışmaya gelen bir adam şans eseri olarak buluyor ve tüm dünya çalkalanıyor.

Kurt'ün-Blake'in- şehre inip insan içine karıştığı bir sahne de var. Her zaman uğradığı barlardan birisine gidiyor ve bir arkadaşı çıkıp ona turneye gidileceğini söylüyor ve ondan yardım istiyor. Hal böyle olunca omuzlarında bu şan şöhretin yükünü daha fazla kaldıramayan Blake dağ evine yollanıyor.

Bir de sanıyorum ki Courtney Love 'ı görmekteyiz. O dobra kadınla alakası olmayan, ruhsuz, rol yeteneği sıfır bir kadın geliyor ve Blake'e kızını özleyip özlemediğini soruyor. Blake ise özlediğini, geçen gün telefonda sesini dinlediğini, onu sevdiğini söylüyor. Hiç mi hiç duygusal bir sahne olmamasına karşın gerçek bir hikaye olduğu ve Kurt'un zavallı kızının iki yaşında babasız kaldığını bildiğim için biraz duygulanıyorum. İstese milyonları ağlatabilirmiş Gus Van Sant. Onun yerine bildiğin mendebur bir kadın koymuş ve filmlerinin çizgisini bozmadan gene ruhsuz, gizliden gizliye ölüm marşı çalan bir sahne çekmiş. O bir dava adamı. Anlatmak istedikleri var. Duygusallıkla işi olmaz. Herkes mekanik, her şey mekanik. Doğa ise Van Sant'in en büyük yardımcısı. Dakikalarca bize çimenlerin rüzgarda hafifçe kıpraşmasını izlettirip, "Ah işte aslında bangır bangır gelen ölüm bu. Ölümün sesinin en çok çıkabildiği hal bu. Bu kadar hareketli, bu kadar canlı olabilir ancak ölüm. Siz de hissedin arkadaşlar. Hadi bakalım, çimenleri izleyin ve ölümü hissedin!" demek istiyor olabilir. Emin de değiilim hani..

The Dreamers, Funny Games (U.S. Versiyonu) gibi değişik filmlerde oynayan Michael Pitt'i gene böyle değişik bir filmde görmek güzeldi doğrusu. Kurt Cobain'e de çok güzel benzetmişler kendisini. Kurt'e göre daha köfte dudaklı sadece o kadar. Onun dışında Blake'in kendi kendine çaldığı parça, Michael Pitt'in vokalleri ve gitarı üstlendiği Pagoda grubuna ait. 

QuickEdit

You Might Also Like

Hiç yorum yok

Infinyteam