Theme Layout

Boxed or Wide or Framed

Theme Translation

Display Featured Slider

Featured Slider Styles

Boxedwidth

Display Trending Posts

Display Instagram Footer

No

Dark or Light Style

Sunset Park




Postmodernizm akımının popüler kültüre mâl olmuş en önemli isimlerinden Paul Auster'ın son kitabını henüz bitirdim.Pendik-Haydarpaşa arası süren tren yolculuğum kitabın bitimine altı sayfa kala bitince sessiz sakin öfke nöbetleri geçirmiş olsam da koşturarak yetişebildiğim Beşiktaş vapuru sayesinde işe gitmeden bitirme olanağı buldum.

Yeni kitap akımlarıyla ilgil çok engin bilgilere sahip olmasam da Paul Auster'ın dilinin çok farklı olduğunu kavrayabiliyorum. Hatta konudan daha güzel buluyorum kendisinin dilini. Hemen her kitabında o bayıcı baseball sohbetlerini geçirmese aslında konuları da güzel. Evet, çoğunlukla o beysbol muhabbetlerini kitabın genel akışına uyduruyor ve sonuca bağlıyor ancak onun sayesinde beysbol kurallarını öğrenmiş olduğum gibi bir de oyuncuların isimlerini ezberledim. Zaten ana karakterlerden en az ikisi zamanında beysbol oynamış, sonradan bir şekilde hayata küsmüş tipler oluyorlar. Neyse. Dil çok hoş.Çok yalın. Benzetmeler çok akıllıca. Sunset Park'a gelecek olursak..

Geçmişinden kaçan Miles Heller'ın etrafında dönüyor olay. Klasik romanlar gibi baştan betimlemeye başlamıyor Auster kahramanlarını. Mesela Miles'ın siyah saçlı ve gri gözlü olduğunu kitabın son yirmi sayfasına kadar öğrenemiyoruz. Dolayısıyla okuyanların zihninde, yalnızca iç dünyasını bildikleri bir Miles canlanıyor. Görüntüsü, iç dünyasına göre biçimlenen bir adam.. Şahsen ben hafif dalgalı kumral saçlı ve yeşil veya kahverengi gözlü, donuk bakışlı birisi olarak imgelendirmiştim kafamda. Ama Miles gibi bir adamın siyah saçlı ve gri gözlü olması daha bir hoş olurmuş. Bunu da kitabın sonunda anladım. Şimdi kafamda Marc André Grondin gibi bir adam oluştu.

Ana kahramanımız Miles, otobanda üvey kardeşiyle yaptığı kavga sırasında onu yola doğru iter ve bir kamyonet tarafından ezilmesine neden olur. Zaten içine kapanık birisi olan Miles, bu travmaya katlanamaz. Kazayla ilgili imseye tek kelime etmez,edemez. Üvey annesinin de onun hakkında atıp tutmasında kulak misafiri olan Miles, çareyi tası tarağı toplamakta bulur ve okumakta olduğu üniversiteyi, ailesini, her şeyini geride bırakarak yollara düşer.

Uzun zaman boyunca (yaklaşık yedi yıl) ailesini asla aramaz ve sormaz. Yalnızca çocukluk arkadaşı Bing ona ailesiyle ilgil bilgileri verir. En sonunda Florida'dayken liseye giden bir kıza aşık olur ve birlikte yaşamaya başlarlar. Kızın ablası, eğer istedikelrini yapmazsa onları ihbar edeceğini ve rüştünü ispat etmemiş bir kız alıkoymaktan hapis yatacağını söyler, tehdit eder. Bunun üzerine Miles New York'un ücra köşelerinden birinde boş bir evi mesken tutmuş olan Bing, Alice ve Ellen'ın yanında, Sunset Park'a gider.

Miles'ın yirmi sekizindeyken on yedi yaşına yeni basmış bir kıza aşık oması, ona bu derece hayranlık beslemesi nedendir? Üvey ağabeyini otobana ittirdiğinde on altı yaşında değil miydi? Belki de Miles tüm anılarını geride bıraktığı gibi kendi benliğini de on altı yaşında, o olayda bıraktı? Şu anda büründüğü kişilik, sessiz, sakin ve olgun bir adam. Peki ya içi? Çelişkilerle dolu ve dışarıya gösterdiği güçlü kişiliği aslında yaşadığı acıların bir sonucu değil mi? Her şeyi bırakıp gitmek, yıllarca annesini, babasını, ona öz annesinden daha fazla annelik eden üvey annesini arayıp sormaması, sürekli gerçeklerle yüzleşmekten kaçmak değil mi? Hiçbir zaman düzenli bir hayat kuramaması, kendini cezalandırması, kötü bir insan olduğuna inandırması, dışarıdan yıkılamaz gibi görünen duvarlarının ardında aslında kendisiyle bile yüzleşemeyen bir adam olduğu gerçeğini Paul Auster Miles Miller karakterine oldukça iyi yedirmiş. Aynı zamanda her baş karakterden beklenen bir "herkesin hayranlık duyduğu yakışıklı ve zeki adam." rolünde Mr. Miller. Ancak postmodern yaklaşımların bir ürünü olarak bu kahramanımız da bir anti- kahraman rolünü üstleniyor. Yani eski romanlardaki gibi cesur, aklı başında, koruyucu, asla hastalanmayan, zayıflık belirtisi göstermeyen kahramanlar değiil günümüz kahramanları. Her ne kadar bilgili, akıllı , yakışıklı vs. olsalar da mutlaka çok büyük eksik yönleri de var. Bizim gerçeklerle yüzleşemeyen, insanlara mesafeli, kendini cezalandıran ve geçmişine saplantılı Miles'ımız gibilere Dr. House M.D., Chuck, Dexter,Al Bundy gibi örnekler verebilirsem çok daha açıklayıcı olurum sanırım :)

Yalnızca Miles Miller'ın etrafında dönmüyor olay. Yazar aynı zamanda Bing, Alice, Miles'ın  New York'un sayılı kitabevlerininden birinin sahibi ve aynı zamanda ünlü bir yazar olan babası Morris Miller, Miles'ın ünlü bir müzisyen olan üvey annesi Wilma Miller, Miles'ın oldukça ünlü ve çok güzel bir kadın olan öz annesi Amy-Lee ve Ellen'ın kafasına girerek, olaylara onların bakışlarını ve geçmişlerini öğreniyoruz.

Cinsel dürtülerin ne denli karmaşık olduğu ve özellikle Sunset Park'da toplanan dörtlü gibi dış dünyadan kopuk- farklı- hayatlar yaşan insanların, geçmişlerini bırakıp gidememiş olanların ya da doğdukları andan itibaren kaybetmeye mahkûmların (ya da öyle olduğunu düşünenlerin) saplantılı denebilecek isteklerinin, kendileriyle sürekli çatışmalarının, birbirleriyle olan çarpık ilişkilerinin son derece güzel işlendiğini düünüyorum. Can acıtan, mutlak çıplaklık veya çarpıcı gerçeklik içeren durumlar yok kitapta. Olaylar üzerlerine gidilmeden anlatılyıor. Bing'in Miles'a yıllardır beslediği eşcinsel duygular, Ellen ve Bing arasındaki yapısı başından beri bpzuk- sonralarda çok daha ilginç bir hal alan- arkadaşlık ilişkisi,  Alice'e karşı olan düşünceleri- ki Alice bu hikayedeki melek. Miles'ın aşkı Pilar bile onun  eline su dökemiyor.-, Bing'in daha sonra Alice'in sevgilisi Jack ile yaşadıkları ve hepsini birleştiren bir olay.( ya da dağıtan mı demeliyim?)

Miles'ın babasının yaşadıkları, karısına cinsel yolla bulaşan bir hastalık bulaştırması, aynı zamanda Miles'ın vaftiz babası olan ünlü yazar Renzo ile yıllardır süren sarsılmaz arkadaşlığı vs. neyin altını eşelersek başka bir imgelemin çıktığı birçok olay söz konusu.

Amerikan yapımı olan "En Güzel Günlerim" adlı film, en az kitaptaki konu kadar önem taşıyor. Neden olduğu hakkında henüz bir bağlantı kuramadım kafamda. (İşteyim,yorgunum ne yapayım?)Ama kurar kurmaz açıklamayı çok istiyorum çünkü Auster sayfalarca Alice'in gözünden filmin analizini yapıyor ve İkinci Dünya Savaşı'ndan dönen insanların hal ve durumalrını anlatan bu filmin hemen her karesini izlememiş bile olsanız öğrenmiş oluyorsunuz. Sanırım Auster burada filme takıntılı bir sevgi beslenmiş ve kitapta da bu düşüncelerini paylaşmak istemiş. Evet, kitabın sonunda Miles, elleri kopmuş olan askerin kendi giysisini bile giyememesiyle kendi elleri yüzünden hayatını iki kez mahvetmesi ve babasının herhalukarda yardımına koşması gibi bir ilinti kkuruluyor ama sanıyorum ki film ve kitap arasındaki bağ çok daha fazla. Bu bağı açıklamak için de Alice'in gözlemleri yeterli kaynak değil, "En Güzel Günlerim" adlı filmi izlemek gerekiyor.
QuickEdit

You Might Also Like

Hiç yorum yok

Infinyteam