Theme Layout

Boxed or Wide or Framed

Theme Translation

Display Featured Slider

Featured Slider Styles

Boxedwidth

Display Trending Posts

Display Instagram Footer

No

Dark or Light Style

Uncategorized

Tek Bir Beyaz Gece


Kuruyan dudaklarını ıslatma ve içinde alev alev büyüyen tedirginliğe su serpme gayesiyle birasından bir yudum aldı. Elleri titrediğinden asidi yüksek birasını beyaz teninden kıvrımlı bir şekilde ayrılan pembelikten dışarı taşırdı. Normalde olsa ciddi bir acı duyacakken şu anda onu asıl düşünmekte olduğu konudan bir an bile olsa uzaklaştırdığı için titremesine engel olamadığı ellerine ve birasına minnet duydu.

Soğuk bir aralık akşamıydı. Dışarıdaki kar fırtınası ahşap çerçeveli camlarını dövüyordu. Bir aydan fazladır güneş yüzü görmemişti. Birasından aldığı her yudumda camdan  bakıyor, eksi derecelerin insan yaşamına asgari ölçüde elverişli olduğu bu yerin gökyüzünde, evlerinde, yollarında, insanlarının, hatta köpeklerinin yüzünde yalnızca karanlığı görüyordu.

Saat beş bile olmamıştı ancak her yer zifiri karanlıktı. Yarın saat onda ortalık beyaz-gri bir renge bürünecek, güneşsizliğe aylarca dayanmak zorunda kalan bu mutsuz insanlara verilen gri-beyaz, mutluluk vermekten çok iç karartan mükafat da ancak birkaç saat gökyüzünde kalacaktı. Onun dışındaki her an ise zifiri karanlığa gömülmeye mahkumdu.

Evi oldukça işlek bir caddedeydi. İnsanların tam da işen çıkma saatiydi. Günün en fazla insan görüğü zamanı işte
tam da bu dakikalardı. Yorgun, hayattan bıkmış, yüzleri kalın paltolarının yukarı çekilmiş yakalarından, boyunlarına sarıp sarmaladıkları atkılardan, kafalarındaki şapkalardan görünmeyen bu insanlar, her sabah karanlığa uyanıyor, günün ışıdığı o daracık zaman aralığında da işleriyle meşgul olmak zorunda kalıyorlardı.

Arabaları yollarda kaydığından, otobüslerin motorları sürekli buz tuttuğundan yürümeyi tercih ediyorlardı. Buna
pek de tercih etmek denemezdi çünkü insanın her nefes alışında buz gibi hava ciğerlerine doluyor, tüm iç organlarının buz tutmasına, acıyla kıvranmalarına neden oluyordu. Bu nedenle de bu yörenin insanları çok,çok yavaş nefes almaya alışmak zorunda kalıyorlardı.

Evinin camının hemen önündeki sokak lambasında bir an için aydınlanan ve sonrasında tekrar zifiri karanlığa gömülen yüzlerin yarın yeniden karanlığa uyanabilmek için kendilerini ne şekilde motive edeceklerini çok iyi biliyordu. Eve varacak, dolaplarından vodkalarını çıkarıp sessizce içmeye koyulacaklardı. Doğanın onlardan esirgediği sıcaklığı alkolde arayacak, ertesi gün kalkamayacak kadar sarhoş olmamaya çalışıp, nihayetinde yataklarının yolunu tutacaklardı.

Bu beyaz gecelerin, karanlık sabahların ülkesine ne umutlarla gelmişti oysa ki... Tüm geçmişini ardında bırakmış, her şeye yeni, beyaz bir sayfa açmıştı. Beyaz sayfanın somut bir göstergesi olarak da beyaz gecelerin yaşandığı Finlandiya'yı seçmişti kendine. Çalışıp çabalayıp oturma iznini de almıştı. Artık yepyeni bir insan olacak, küllerini beyaz gökyüzüne savurup, Helsinki'nin buzlarından yeniden doğacaktı.

Ancak yıllar geçtikçe yazın beyaz geceler onu uyutmamaya, kışın karanlık sabahlar onu gün boyu yataktan çıkartmamaya başlamıştı.

Geceleri alkollüyken araba kullanmamayı akıl eden bu insanlar; sarhoş otobüs şoförlerinin kullandığı sidik kokulu otobüslerde koridorlara kusuyor, evlerinin gidiş yolunu bulabildikleri zaman kendilerini şanslı sayıyorlardı.Helsinki'nin eksi otuz dereceyi bulan havasında karların üzerine bembeyaz bir örtü çektiği, gecenin gündüzü bastırıp bütün pisliklerle birlikte güzellikleri de görünmez hale getirdiği bu yerde, iyilikleri bulamıyor, boşluğa düşüyorlardı. İyilikle kötülüğün aynı muameleyi görüp, üzerlerinin aynı karanlıkla ve beyazla örtüldüğü bu yerde kimse kimseye güvenemiyordu. Tıpkı geceyi ve gündüzü şaşıran vücutları nedeniyle yazları uyku uyuyamadıkları, kışları da yataktan kalkamadıkları gibi; beyinleri de iyiyi ve kötüyü birbirinden ayıramaz hale geliyordu. İnsanlar da algılarındaki bu bulanıklığı hiçbir şeye bağlayamıyor, kendilerini boşlukta asılı hissediyorlardı. Bu nedenle de Ruslarla yarışacak şekilde içiyorlar, beyinlerinin neden bulanık olduğuna dair bulamadıkları cevabı alkole bağlıyorlardı. Alkol onları hayata bağlayan yegâne şey, uyuşmuşluklarının en büyük kılıfı, onların yol göstericisiydi.

Uygarlığın beşiği denen bu yerde o da çok içmeye başlamıştı. Şimdi de ayık değildi. En son ne zaman tam anlamıyla ayık olduğunu hatırlamıyordu bile. Bugün özellikle çok içmişti. İçinde bir yerlerde, her zaman orada durduğunu bildiği ancak hiçbir zaman şimdiki  kadar onu rahatsız etmemiş olan bir sızı duyuyordu. Alkol beynini uyuşturmuştu ancak midesinin arka taraflarından geldiğine neredeyse emin olduğu o sızıyı hafifletememişti.

"O" geliyordu. Yıllar önce yaptığı bir gecelik hatanın ağır bedeli, onunla yüzleşmemek uğruna karanlık ve soğukla anlaşma yapmak zorunda kaldığı çocuk, oğlu geliyordu.

Yıllardır ne onu ne de onun annesini arayıp sormuştu. Herhangi bir bilgi almaktan özellikle kaçınmıştı üstelik. Ancak gene de arada sırada oğlunun ne yaptığı, neye benzediği soruları aklını kurcalamaya başlıyor, bir anda omurgasından aşağı bir ürperti yayılıyordu. Her şeyin çok geç, arık köprülerin atılmış olduğuna kendini ikna ediyor, yeniden gereğinden fazla huzurlu hayatına geri dönüyordu. Bu sefer her şey başkaydı. Oğlu onu aramış,  bunca zaman kendini inandırdığı sahte avuntulardan çekip çıkarmıştı.

Aralığın başında alışık olduğu üzre karanlık ve soğuk bir Helsinki sabahında telefonu çalmıştı. Normalde kış aylarında onu uyandırmak için dört beş kez sürekli aramak lazım geliyordu. Ancak bu sefer telefonun ilk ötüşünde yatağından fırlamış ve hiçbir uyku sersemliği belirtisi göstermeden telefonu açmıştı. Karşı taraftaki ses kalınlığı ve tokluğuyla tezat yaratack şekilde tedirgin çıkıyordu. Bundan üç yıl önce eğer böyle bir olayla karşı karşıya kalırsa neler hissedebileceğini kafasında canlandırmaya çalışmıştı. Sonunda ya çok kötü ya da çok iyi hissedeceğine karar kılmıştı. Şu anda hayal ettiği olayı harfi harfine yaşıyor olmasına karşın, midesinde başlayan ve zamanla tüm vücuduna yayılıp onu uyuşturan karıncalanmadan başka hiçbir şey hissetmiyordu.

Oğlu Helsinki Üniversitesi'ni kazandığını, onun numarasını rehberden bulduğunu, isterse görüşebileceklerini söylüyordu. Eğer bu olayı üç yıl önce yaşasaydı, görüşmeyi kesinlikle reddeder, bunun ikisi için de en iyisi olacağını söylerdi. Ancak üç yıl bile onda büyük değişikliklere neden olmuştu. Üçüncü karısı tarafından terk edilmiş, daha da yalnızlaşmıştı. Elli yaşını bitireli iki yıl olmuş, artık iyiden iyiye yaşlandığını hissetmeye başlamıştı. Eleştirmenler bile şiirlerinin artık eskisi gibi haya dolu olmadığını, yaşlanmaya başladığını ve yeteneğini yitirmek üzere olduğunu söylüyorlardı. Tüm bu olaylar onu artık daha çok geçmişinde yaşayan bir insan haline getirmişti.

On sekizine henüz basmış olan bir delikanlıyla  neler konuşulacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. Saat altıda evinin bulunduğu sokağın sağ çaprazındaki Dog Fighter Pub'da buluşacakları konusunda anlaşmışlardı. Şimdi günlerdir kafasında ölçüp biçtiği, hayalinde defalarca yeniden canlandırdığı buluşmanın gerçekleşmesine yalnızca bir saat kalmıştı. Oğlunu ilk görüşe tanıyamayacağına adı gibi emindi. Zira oğlu eğer sözleştikleri yere ondan sonra gelirse yüzünü saran atkıdan dolayı onu tanıması imkansızlaşacaktı. Diğer türlü olursa, oğlu onu tanıyamayacaktı ve bu da onun oğlunu tanıması gerektiğini gösteriyordu. Tanıyamazsa eğer, çuvallayacaktı. Bu nedenle bara oğlundan önce oturup, öncesinde sakinleşebilmek için bir şeyler içmeyi kafasına koydu. Zihni artık bomboştu. Yalnızca kalp atışlarını ve dışarıdaki fırtınanın uğultusunu duyabiliyordu. Sokak lambası gürültüyle asılı olduğu direkten koptu ve yere düştü. Bu, ekim ayından beri düşen altıncı lambaydı. Ardından gelen ani bir rüzgar, kırık bir şekilde buzun üzerinde yatan lambayı alıp çok uzaklara götürdü. Bu olaya tanık olan Helsinkililer, eve vardıklarında karanlığa mahkûm olduklarını yüzlerine bir kez daha çarpan bu olay için bir ekstra duble daha vodka içmeye karar verdiler ve fırtınanın içinde gözden kayboldular.

O da beş dakika sonra bu kalabalık olduğunun hiçbir zaman farkında olmayacak kadar yalnız, kendine has, sessiz ve hüzünlü kalabalığın içinde yerini almışı. Ancak ilk defa bu kez, onlardan farklı olduğunu seziyordu. Çünkü bir tek onu bekleyen beyaz bir gece vardı.
QuickEdit

You Might Also Like

Hiç yorum yok

Infinyteam