Theme Layout

Boxed or Wide or Framed

Theme Translation

Display Featured Slider

Featured Slider Styles

Boxedwidth

Display Trending Posts

Display Instagram Footer

No

Dark or Light Style

Paranoid Park




Blake Nelson'ın aynı adlı kitabından uyarlanan Paranoid Park, usta yönetmen Gus van Sant'ın imzsaını taşıyor.

Başlangıç sizi korkutmasın. İçindekiler bölümünde bir de kültür-sanat gözüksün diye ajanda ekleyen life-stlye dergilerinin yaptığı gibi yapmacık bir yazı yazmayacağım kesinlikle.

 Gus van Sant, favori yönetmenlerimden. Bu açıdan tam manasıyla objektif olamayabilirim. Objektif olamayan halimle bile rahatça diyeiblirim ki, film, Sant'a Cannes En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazandıran Elephant'ın gölgesi altında kalmış. Kaykay sahneleri, Gus van Sant'e özgü, o değişik kurgu ve başroldeki çocuğun donuk halleri her ne kadar iyiyse, hikâye bir o kadar zayıf kalmış. Filmin yalnızca 18 günde çekilmesi bir yana, sanki gerçek manada oldu bittiye getirilmiş gibi. Bu arada gerçekten de güzel anlar yakalanmış. Hele ki çocuğun donukluğu hikayenin genel akışı içerisinde son derece iyi yedirmiş. Sant'ın o göze soka soka bir hâl olduğu, manasız derecede( tabii ki her insan kendi adına bir şeyleri simgelediği için aslında manasız değil) durgun olan insanlarının yanında bu çocuğun hali, senaryoyla bütünleşip manalı bir hal almış.

Paranoid Park adı verilen bölgede kaykay yapan lise öğrencisi Alex'in istemeden neden olduğu bir cinayet sonrasında yaşadıklarını konu ediniyor film. Filmin en çarpıcı sahnesi, aslında en basit çekilmiş olanı: Bekçinin ölüm sahnesi. Bu sahneyle Sant bir şeyler anlatmaya çalışmış olabilir, bunu bir kenara not edeyim de bir dahaki izleyişimde iyice anlayayım  o ölüm sahnesini. Ama sanmıyorum bir şeyler anlatmak istediğini. O sahnenin Alex'in üzerinde bıraktığı etki daha önemlidir Sant için.

Yaşanan olay sonrası duş alma, olayları üzerinden akıtıp götürebilmek, günahlarından arındığını hissetmek adına gerçek hayatta başına benzeri oalylar gelen isnanların da yaptığı bir şey. Alex'in o yaşadıklarını gözden geçirip kabulleniş anı, sonrasında iyice ruhsuzlaşması ve "hissedemez" hale gelişi, o akdar iyi işlenmiş ki! Sant'ı sevmemin bir nedeni de bu. Karakterleri ne yaşarlarsa yaşasınlar, olaylar onların üzerinden akıp geçiyor. Bu kessssinlikle "ahmak karakterler yaratıyor" demek değil. Yalnızca karakterleri deli gibi göz yaşı dökmüyor, veya üzüntüden tir tir titremiyorlar. Onlar çoğunluğun hissettiği yoğun duyguların aksine, içlerindeki karmaşadan ötürü durağanlaşıyorlar. Hayat onların üzerinden akıp gidiyor. Kendilerine de yabancılaşıyorlar bir açıdan.

Filmde işlenen alt temalardan birisiyse Santseverlerin de tahmin edebileceği gibi; eşcinsellik. Kız arkadaşları olan iki teenager kankanın arasındaki bağ, özellikle arabadaki o bakış bakış değildi vesselam, filmin sağından solundan bir yerinden yine verilmeyi başarmış.

Sant'ın karakterlerini nedense Albert Camu'nünkülere benzettim. Tam manasıyla benzemiyorlar kesinlikle, ama Sant'ın da, Camu'nün de karakterleri olağandışı ve ne kadar düz görünüyorsa o derece karmaşık yapıda olanlardan. Tabii burada karakter portrelerinden bahsediyorum. Karakterlerin iç çatışmalarına, taşıdıkları anlamlara girersem, çıkamam, kalırım kuyunun dibinde.

 Söylemeden de geçemeyeceğim, filmdeki ttek ünlü karakterin Taylor Momsen olması da ayrı bir absürd nokta. Şimdinin Gossip Girl'deki garip hatunu, (içeriğini bilmiyorum pek ama gariptir mutlaka) Alex'i cnaından bezdiren, dominant kız arkadaş olarak çıkıyor karşımıza. Alex'in kız arkadaş seçiminden bile ( daha doğrusu, Alex'in söylediğine göre Jennifer (Momsen) onun kız arkadaşı olduğuna karar vermiş. Ortada bir teklif durumu olmamış) eşcinselliğe yatkın bir karakter olduğunu görebiliyoruz.

Su Tunç
QuickEdit

You Might Also Like

Hiç yorum yok

Infinyteam