-->

Theme Layout

Boxed or Wide or Framed

Theme Translation

Display Featured Slider

Featured Slider Styles

Boxedwidth

Display Trending Posts

Display Instagram Footer

No

Dark or Light Style

Das Leben der Anderen





Filmin adının Almanca'dan tam çevirisi 'Başkalarının Hayatları'. 1984 Doğu Almanya'sında geçiyor. 2006 yapımı. En İyi Yabancı Film Oscarı aldı. İkinci Dünya Savaşı'nı ve Doğu - Batı Almanya karşıtlığını ele alan tonlarca film var. Ancak bu filmi diğerlerinden ayıran belli başlı özellikleri onun bu derece ünlü olmasını sağlıyor. Film Alman filmi olunca elimde olmadan kısa cümleler kurup sert bir giriş yaptım ortama. Hay Hitler!

Senaryo bildiğiniz iplik gibi işlenmiş, son derece derin ve akıcı. Ayrıca karşımızda pek de alışık olmadığımız bir kahraman var. Olayları bir kameradan izlermişçesine onun gözünden izliyoruz. Ne BBG ne de John Malkovich Olmak'a benziyor bu protagonist. Durun açıklıyorum.

Dönemimiz 80'ler. Doğu Almanya'da bir paranoya durumu hakim. Bundan entelektüeller de nasibini alıyor. Şüpheli olduğu düşünülen herkes izlenmeye, sonrasında da delil bulunduğu takdirde göz altına alınıyor. Şimdinin parkayla dolaşan sosyalist entelektüelleri o dönemin Sosyalist Almanyası'na karşı çıkan bağımsızlık yanlıları. Etrafta asker yeşili montlarla eylem yapıp tazzikli su yiyenlerin Doğu Almanya'daki düzen karşıtı olduklarına Elveda Lenin incelememde de değinmiştim. Bu durumu incelemek gerekirse solcuların, yani 'genel olarak' muhalefet ve azınlık olmak durumunda kalmış olanların içindeki özgürlük ve muhaliflik dürtüsünün sol bir parti (hadi diktatorya diyelim) iktidara gelse / iktidarı ele geçirse bile bu durumdan hoşnut kalmayacağını, her şekilde her iktidara muhalif kalacaklarını  düşünüyorum. Zaten içlerindeki huzursuzluk kurdu onları düşünmeye, eleştirmeye ve en sonunda da inkara yönelten. Bu inkarın onlara kazandırdığı ise huzur değil, aksine daha da fazla kurtlar yumağı. Bu nedenledir ki zamanın Doğu Almanyası'nda da  entelektüeller gene mutlu değil gene mutlu değil. Olmasınlar da zaten. Ne o öyle.

Tiyatro ve kitap yazarımız Georg Dreyman'ın hareketlerinin şüpheli bulunması sonucu evine kameralar bağlanır. Dreyman'ın bir de oyuncu olan son derece güzel bir sevgilisi vardır, Maria Sieland. Bu filmde Maria'yı yumuşatılmış femme fatale rolünde görmekteyiz.

 Kendisi saman altından su yürütmeyen ancak rejim karşıtı arkadaşları tarafından sürekli eleştirildiği için suçluluk duygusu da taşıyan Dreyman göz altında alındıktan sonra yasağı kalktıktan sonra bile tek kelime yazamayan ve git gide kendi kabuğna çekilen  idolü, yazar Jerska'nın intiharıyla birlikte harekete geçer ve BatıAlmanya'da yayımlanan bir dergiye Doğu Almanya'daki intiharlar üzerine bir yazı yazar ve ülkeyi birbirine katar. Bu sırada Maria ile yaşadıkları an be an Wiesler tarafından takip edilmekte ve rapor edilmektedir. 

Evet, asıl gözümüz kulağımız Wiesler. Kırkı yaşlarında, yalnız, yalnızlığından dolayı Maria ve Dreyman'dan kendine bir hayat yaratmaya çalışan Wiesler. Dreyman'ın dönemin şartlarına göre yasadışı olan hareketlerini gizleyen ve Maria'ya aşık olan Wiesler.  Adına ilahiler okunacak adam vesselam. 

Film birçok karakteri ve çatışmayı içinde barındırıyor. Maria ile 'Kadın' olmanın getirdiği çelişkileri irdelerken Dreyman ile doğru olanı yapmakla kendini kurtarmak arasında kalmışlığı görüyoruz. Wiesler ise bambaşa bir konu. Tüm bu karakterleri incelerken bir yandan da politik olaylar son derece güzel aktarılmış. Senaryosunu gerçekten çok beğendim. 

Eğer empati yapmayı becerebilen biriyseniz, üç karakterin de beynine girerek Doğu Almanya'daki şartları üç ayrı bakış açısıyla, üç farklı şekilde görebilirsiniz. 

Bir de şunu söylemeden edemeyeceğim; ben film ve kitap karakterlerinin beynine girme işinde kadınların çok daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Neden mi? Kaç tane 'kahraman' sayılabilecek, güçlü kadın karakter var? Birinin metresi veya yardımcı karakteri veya unutamadığı aşkı olmayı değil, o karakter olmayı isteyen kadınlar çocukluklarından beri erkek karakterlerin beyinlerine girmeye, onların beyin kıvrımlarında dolaşmaya alışıklar. Ancak bu durum erkekler için geçerli değil. Harry Potter'ın hissiyatlarını kitabı okuyan neredeyse bütün dişiler bana son derece yeterli bir biçimde anlatabilir ancak Hermione Granger'ın beynine grimeyi düşünmüş olan kaç erkek vardır? Olsa olsa 'Neden Ron'a trip attı şimdi bu?' diye iç geçirmeler, söylenmeler... Tabii ki istisna-kaide olayı burada da geçerli.

Bu filmde de Maria adında bir karakter var. Gene birilerinin sevgilisi. Gene birileri ona aşık oluyor. Gene kendini zayıf hissediyor ancak ayrıntılı işlenmiş ve beynine girilmeyi hak eden bir karakter. Ancak bu şekilde onun filmin sonlarına doğru yaptığı hamleleri anlamdırabiliriz. Yoksa Maria'nın yaptıklarına 'Kadın milleti işte!' deyip geçmesi kolay. Can acıtacak kadar kolay hem de.

QuickEdit

You Might Also Like

Hiç yorum yok

Infinyteam