Theme Layout

Boxed or Wide or Framed

Theme Translation

Display Featured Slider

Featured Slider Styles

Boxedwidth

Display Trending Posts

Display Instagram Footer

No

Dark or Light Style

''Düşünüyorum, öyleyse...'' Bir saniye, ben neden düşünüyorum?


Düşünüp düşünüp dile getirmediğim, kağıtlarımda ve karakterlerimde sistemleştirip bir türlü kendi ağzımdan rahatça söyleyemediğim şeyleri söyleyeceğim birazdan. Henüz yirmi iki yaşında olan birisi için kibirli veya fazla atak gelebilir size söyleyeceklerim ve yapacağım eleştiriler. Ben gene de yapacağım. En olmadı, otuzlarımda bu yazıklarıma bakıp: ''Ne de cesurmuşum o dönemlerde.'' derim. Beni gidi hınzır beniii.
Bu fotoğrafı eklemesem Düşünen Adam Tarikatı beni bulup bacağıma sıkardı.

''Düşünüyorum, öyleyse varım.'', ''Je pense donc je suis.'' Descartes'ın (Dekar diyeyim ben. Rendekar'ın patenti bende değil) ünlü mü ünlü sözü. Düşündüğün sürece varsın. Varoluş, düşünmekten, düşünmek ise farkındalıktan gelir. 


Tabii bu varoluşun farkındalığı durumu boş sokaklarda öylesine dolaşıp, içlerinde bir yerde varoluşun anlamını çözmek için çığlıklar atan Camus gibi Varoluşçularla karıştırılmasın. Bana göre Varoluşçuların bu saf çığlıkları, varlığından bayağı emin olan Dekar'ın düşüncelerin kat be kat gerçekçi. Arlarında dönem farkı olması tabii bunun sebebi de. 

Dekar'ın düşünmek eşittir varoluş felsefesinin eleştirisini kısaca özetlersek:

Her şey kafamızda. Her şeye dilediğimiz gibi yön verebiliriz. Çünkü hiçbirimiz gerçek değiliz. Düş olduğumuz için de gerçeğiz.


Bence Dekar da, Dekar'ı eleştirenler de haklı. Evet. İkisi de. Biraz herkese ''Sen de haklısın'' diyen Nasreddin Hoca gibi oldum sanırım. Ancak kazın ayağı hiç de öyle değil.

Tüm bu görüşler, yüz yıllar, bin yıllar boyu süren ve birbiri ardına eklenerek gelişen sistematik düşünceler doğru. Doğru olduğu kadar da yanlış. Birbirinin açığını bularak ilerleyen bu karşıt tezlerin çıkış noktası da varış noktası da aynı çünkü; kendini fazla önemsemek. Çok afedersiniz insanız hepimiz. Dünya üzerindeki varlığımızı ve dünya, hatta ve hatta evrendeki etkimizi yadsımak komik olurdu doğrusu. Biz varız. Ancak geride kalan hiçbir şey yok. 

İnsanların olmadığı zamanları düşünelim. Dinozorları, virüsleri, ilk memelileri... Onların var olduğuna nasıl eminiz? Eğer varlıklarını kanıtlayan sistemler olmasa, ''var'' olduklarını söyleyebilir miydik? 

Varlık ve yokluk kavramları da geriye kalan tüm diğer çoktan keşfedilmiş ve keşfedilmeyi bekleyen milyarlarca kavram gibi bir hatanın, insanın ürünü. Bir evrimsel hata sonucu oluşan insanın ''bilinç'' adını verdiği anlamlandırma isteği olmasa bir şeyin gerçekten var olduğundan söz edebilir miyiz? Hayır. 

İnsanoğlu var olduğu sürece evren var. Onun dışında yok. Evrende bizim dışımızda trilyonlarca farklı akıllı canlı türü olsa bile yok. Biz yalnızca bildiğimiz, düşündüğümüz kadarız. Düşünüyor, görüyoruz. Öyleyse varız. Var olmak kavramı insanoğlunun eseri olduğu için varız.


Varmışız, evet. Oysa işin iç gıcıklayıcı tarafı şimdi geliyor; nasıl korkutucu derecede bencil olmayı başarıyoruz?

Tabii bunun temel cevabı evrimsel hayatta kalma içgüdüsü. Bu içgüdünün binyıllar boyu didik didik edilmesiyle de karşımıza işte ''Benim düşündüğüm kadar dünya. Ötesi yok. '' diyen amcalar çıkıyor. Evet, henüz açıklamasını yaptığım şeyleri gayet bayağı bir biçimde eleştirdiğimin pekala farkındayım. Öne sürülen tüm düşüncelerin aynı anda hem doğru hem de yanlış olduğuna sizi inandırabilmem için yapmam gerekiyordu bunu, kusura bakmayın.

Gerçek yüzümü göstermeye başlayayım;

İnsanoğlu, minik, değersiz, bencil bir tohum, bir hata. Kendi yarattığı kavramlar içinde boğulan ve o kavramların dışındaki her şeyi reddetmeye programlı bir virüs. Asıl olmayan bizleriz, insanoğlu. Yok olduğu anda dünya üzerinde bıraktığı izler hemencecik silinecek, (birkaç yüzbin yıl dünya için hiçbir şey değil) ayakkabıya kaçmış kum tanelerinden ibaretiz. Peki nasıl kendimizi ''Benim bildiğim kadardır dünya, ötesi yoktur.'' anlayışına hapsedebiliyoruz? Biz doğanın bir parçasıyız. Yarattığımız kavramlar yok, hiç olmadı. Zaman kavramı, yok. Eğitim, okul, hapishane, yok. Örf-adet, yok. O halde niye düşünüyoruz biz? Düşünmemizin çok önemli, dünyanın insan varoldukça devam eden, bilinç bittiği anda ise bilinecek bir şey kalmayacağı için yok kafadan olacacağı varsayılan milyarlarca gezegen, madde... Zaten yok. Bizim onları gördüğümüz renkte, algıladığımız cisimde hepsi. Zaman? Hiç olmadı ki. Mesafeler de. Hepsi bir ilüzyon, hepsi bizim onları algılayabildiğimiz kadar. Biz de yokuz. 

Peki, yalnızca kendi algılarımızla var olan bir evreni yönetmemiz mümkün mü? Kendi algılarımıza hükmetmeyi öğrendiğimiz anda, ''güç içimizde'' deyip artık kontrolü ele alabilecek miyiz?

Varoluşsal bir hata, paradoksal bir şirilik abidesi, insan algılarını yönetmeyi başarabilir mi? Belki. Belki de gerçekten uçabilir, kara deliklere ulaşabilir, boyut değiştirebiliriz. Hem de uzay araçlarına gerek olmadan yapabiliriz bunu. Bu düşüncenin gidişatı da bunu gösteriyor.

Son kulvara geldik böylece. Elimizde, ancak bizim algılarımızla var olan bir dünya var. Hah, bir de aslında minicik mahlukatlar olan insanların kendilerini fazla abarttığı ve aslında koskoca evren içide hiç mi hiç önemli olmadığı düşüncesi.


İki türlü de yokuz arkadaşlar. Şidmi bunu baştan diyelim. Bilinç ve düşünce yoksa peki düşünce sistemnini doğruluğundan bahsedeiblir miyiz? Çok doğru, iki artı iki dört. Ancak matematikçiler sonsuzun bilmemkaça eşit olduğunu, aslında iki artı ikinin üç olduğunu vs. söylüyorlar. O halde kendi düşünce sistemimizin, bilimimizin, tarihimizin doğruluğundan bahsedebilir miyiz? Her şeyin yanıltıcı olduğu bu düzlemde -ve diğer binlercesinde- algılarımızı kontrol edebileceğimizi söylememiz gerçekçi olur mu?

Ben diyeyim, en iyi ve en doğru olan bu kavram yığınlarına bir son vermek. Hani ben diyeyim de çıksın benden yani...


QuickEdit

You Might Also Like

Infinyteam