Theme Layout

Boxed or Wide or Framed

Theme Translation

Display Featured Slider

Featured Slider Styles

Boxedwidth

Display Trending Posts

Display Instagram Footer

No

Dark or Light Style

Midnight in Paris


Türkiye'ye gelmeme az bir vakit kaldı. Bir şeylerin biteceği, bir değişim olacağı düşüncesi insanı takılı kaldığı döngüden bir süreliğine de olsa çıkartıyor. Ben de kendi yazılarımdan, verdiğim derslerden, işlerimden ve uyuşukluğumdan kafamı kaldırıp kendimi kitaba filme verdim. Evet, benim döngüden çıkmam böyle oluyor. Olsun. İzlenecek yığınla film, okunacak yığınla kitap ve roman var. Ağzımdan salyalar aka aka Sherlock'u veya The Americans'ı beşinci sefer izlemek de güzel ancak yenilik gerek. Kimi kıyafet alıyor, evini dekore ediyor, kimi sevgilisini değiştiriyor bu döngünün tekleme durumlarında. Param olsa saçımı da kestirirdim. Ancak kitaplar ve filmlerle sınırlı kaldım. Bir dahaki döngü teklemesine artık...


Kafamda yıllardır dönüp duran ancak elimin bir türlü gitmediği filmerdendi Midnight in Paris. Çok güzeldi. To Rome With Love'ı Brüksel'de sinema günlerinde bedava izleme şansı bulmuştum yıllar önce. (2012. O kadar da yıllaar önce değil yani.) Keşke Midnight in Paris'i de izleseymişim o zaman. Zira şirin ve absürt hikayeler içeren To Roma With Love'dan kat be kat güzel bir film Paris'te Geceyarısı. Kurgusal olarak da, hikayenin ilginçliği ve şirinliği olarak da Roma'dan üstün. SAnat yönetmenliği iki filmde de aynı ustalıkla yapılmış. Ona hiçbir sözüm yok.


Yine hemen her filminde olduğu gibi Allen'ın bu filminde de elit, ayrıcalıklı kesme binbir giydirme var. Ancak Allen bunu o kadar ''sevimli'' bir biçimde yapıyor ki, her türlü giydirmeden rahatsız olan ben bir şey diyemiyorum karşısında. Filmin sonunda da kendi eleştirisini Gil karakterinin üzerinden yapıyor: ''İnsanoğlu her daim kendi döneminden yakınmıştır.'' diye. Bu demek değil Demokratları sevelim, Kaptalist olup McDonals işletmeciliği alalım. Aksine, her dönemin ve bakış açısının eleştirilecek yanları olduğunu bilip hepsini eşit bir biçimde veresiye eleştirelim. Oh yeah.


Gil, klasik üst tabaka sarışın ve aşırı Amerikan nişanlısı Inez ile Inez'in Demokrat Parti yanlısı, iş adamı babasının iş gezisi sayesinde Paris'e gider. Hollywood'da ısmarlama, kalıp senaryolar yazıp para kazanan Gil aslında tüm yazar, ressam, müzisyenlerin Pars'te toplandığı 1920'li yıllarda yaşamak ve bir yazar olmak istmektedir. Bir kitap bile yazmıştır çoktan ancak utancından kimselere gösteremez.


Baş karakterimiz Gil birçoğumuzun alışık olduğu, hatta belki bizzat ''kendisi'' olduğu bir karakter. Hayalperest. Hayatlıyla ilgili bir şeyler yapmak istiyor, şanslı ki ne yapmak sitediğini biliyor- yazmak- ancak nasıl yapacağını bilmiyor. Doğru bir dönemde yaşamadığını düşnüyor. O nedenle kabuğunu kırıp bir adım atamıyor bir türlü. Bir yandan her insanoğlunda doğuştan kendini güvende hissetme güdüsü giriyor devreye; para kazanmak, aile kurmak istiyor. Tam bunların arasında sıkışmışken müthiş bir şey oluyor. Gil tek başına, geceyarısı Paris sokaklarında turlarken bir araba gelip onu alıyor ve onu Hemingway'in, Picasso'nun, Fitzgerald'ın, Thomas Scott'ın yaşadığı 20'lerin Parisi'ne götürüyor. 


Daha da fazla anlatmayacağım. Her bir yazarı, ressamı gördüğümde Gil'den daha çok şaşırdım, daha çok sevindim. Neden bilmiyorum, içim mutlulukla doldu. Gerçekten Paris'e gidersem ve geceyarısı o merdivenlerin orada durursam belki sarı bir araba gelip beni de alır, gerçekten buraya götürür diye düşündüm. Bu çocukça düşüncelere en son Harry Potter okuduktan sonra Hogwarts'tan (veya Türkiye'deki büyücülük okulundan) gelecek mektubu beklerken kapılmıştım. Hele ki on birinci yaş günüm biterken beklediğim zaman... On bir yıl sonra gene aynı heyecanı hissetmek güzeldi doğrusu :)










QuickEdit

You Might Also Like

Infinyteam